* Bu bölüm, Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Ortaca MYO tarafından temin edilen bilgilerden derlenmiştir.

Yörük Kültürü

Yörük yerleşimi açısından Muğla bölgesi önemli bir yer tutar. Muğla bölgesinde yaşayan Yörükler; daha çok besledikleri hayvanlara bağlı olarak Karakeçili, Kızılkeçili, Sarıkeçili, Karatekeli, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Çepni vb. adlar alırlar. Türkmen/Oğuz boylarının pek çoğunun adının köylerde yaşaması bölgenin karakteristik özelliğidir.

Yörük; yürü(mek), yörü(mek), kelimesinden türetilmiştir. Bu haliyle, Yörük, “yürüyen”, “göçen”, “göçebe” veya “yarı göçebe” olarak yaşayan insan demektir. Terimin ilk anlamı göçebe yaşayış tarzı ile ilgili olsa da zamanla “göçebe” yaşayıştan ayrılmış, toprağa bağlanmış, köylüleşmiş, hatta kentlileşmiş insanların bir bölümü, atalarının yaşayış biçiminin adı olan “Yörük” sözünü kendilerine sıfat olarak kullanmaya devam etmişlerdir. Osmanlı devleti döneminde ortaya çıkan bu ad, göçebe yaşayışın sosyal hayattan çekilmesine paralel olarak yavaş yavaş unutulmaya başlamıştır. Yaşayış ve ekonomik üretim tarzının adı olan Yörüklük, günümüzde bir kültürel yapı özelliği taşımaktadır. Yörük, bir etnik yapının adı değildir. Yörüklüğü, farklı bir etnik grup şeklinde göstermek, Türkmen ve Türk adından ayrı düşünmek mümkün değildir.

Tarihi dönemlerde Yörük; baharı yazlakta, yazları yaylakta, güzleri güzlekte, kışları kışlakta geçiren insandır. Yörüğün hayatı hayvanına bağlıdır. Yörük ekonomisinin temel dayanağı hayvan besleyiciliğine dayanır. Yörük; esas olarak küçükbaş hayvan besleyiciliği ile at ve deve besleyiciliği yapar. Keçi ve koyun bunun en belirgin kaynaklarıdır. Deve ve at ise daha çok binme ve yük çekme aracıdırlar.

Yörüğün yaylaya çıkışı bir günde olmaz. Hava durumuna ve sıcaklığına paralel olarak Hıdırellezden sonra (Mayıs ayı) kışladığı yerden sürüleri ile ayrılır. Yaylaya çıkış için develerini yüklet olarak kullanır. Yaylaya çıkış zamanında birçok noktada bazen bir gün, bazen bir hafta veya daha fazla durabilir. Bu; havaya, suya ve otlağa bağlıdır. Havanın şiddetli yağmurlu oluşu onun göçünü engelleyebilir. Konakladığı yerde otlağın bol oluşu onun gideceği yere daha geç gitmesi için bir sebep teşkil edebilir. Uzun süre kışlakta kalmış, yürümemiş veya az yürümüş hayvanların birden bire uzun süre yürütülmesi onların ayaklarında yaralara yol açabilir. Bu da Yörük’ü durduran sebeplerden biri olabilir. Yörük göçünde konaklanılan yerlere “konalga” denilir. Bu “konalga”lar, yol boyunca karşılaşılan topluluklar, farklı bölgelerde kışlamış veya yazlamış grupların bir araya gelmesini ve kültürlenmelerini sağlar.

Çiçek Dağı Efsanesi

Türk mitolojisinde ‘dağ’ ve ağacın önemli bir yeri vardır. Her iki unsurun da pek çok söylencede yer edindiği görülmektedir. Yüce, yüksek dağlar kutsanırken ağacın özellikle yerleşik yaşama geçilmesiyle birlikte ‘kök salmak’, ‘yerleşmek’ gibi kavramlarla ilişkilendirildiği görülmektedir (Ögel, 2006).

Anadolu’ya bugün İran sınırları içerisinde kalan Horasan’dan yayıldığı düşünülen erenlerle ilgili de benzer söylence ve inanışlar mevcuttur. Hacı Bektaşi Veli’nin Anadolu’ya gelme söylencesinde Horasan’dan atılan bir asanın Anadolu’da düştüğü yerde yurt kurulması söz konusudur.

Benzer bir söylence de bölgede yer alan dağlarla ilgili olarak dillendirilmektedir. Rivayete göre Horasan’dan 72 eren ellerindeki asaları Anadolu, Balkanlar ve Ortadoğu’ya doğru fırlatırlar. Asaların düştüğü, yeşerdiği yerleri kendilerine yurt edineceklerdir. Bu asalardan beş tanesi bu yörede bulunan dağların zirvelerine düşer. Bu dağlar; Atkuyruksallamaz, Şimşir, Ölemez, Aygır ve Sandras’dır. Asalarının ardından yola çıkan beş erenden Sandras dağı zirvesinde asasına kavuşanı Çiçek Baba’dır. Kimine göre eren çiçek hastalığına yakalandığı için, kimine göre ise çiçekleri çok sevdiği için kendisine ‘Çiçek Baba’ denilmektedir (Karaağaç, 2009).

Günümüzde Çiçek Baba’nın mezarı olduğuna inanılan, yaklaşık 30 metre uzunluğunda, etrafı taşlarla çevrili bölgeye her yıl Ağustos ayının üçüncü günü yöre halkı ziyaretlerde bulunmakta, türbe etrafında 3 ya da 7 defa dönerek dilek tutmakta ve kurban kesmektedirler.

Ölemez Dağı Efsanesi

Söylenceye göre Lokman Hekim’in yolu bir gün Ölemez dağına düşer. Yörenin temiz havası, zengin bitki örtüsü, doğanın güzelliği Hekim’i oldukça etkiler. Ölemez dağı yamaçlarından Köyceğiz Gölü’ne doğru bakan Lokman Hekim, gördüğü muhteşem manzara karşısında “İnsan istese de burada ölemez” der. Lokman Hekim’in o sözünden sonra bu dağa “Ölemez Dağı” adı verildiği rivayet edilmektedir (Karaağaç ve Alacain, 2004).

Ölemez Dağı’nın adının kaynağına ilişkin bir diğer anlatım ise bölgede hâkim olan yörük kültürünün bir geleneğinden bahsedilmektedir. Bu geleneğe göre yörükler doğum yapan ineğin ilk sütünü içmeyerek dökerler. Bu süte “ülemez sütü” adı verilir. Ölemez Dağı’nın adının bu kelimenin yıllar içerisinde dönüşerek kullanılmasıyla meydana geldiği düşünülmektedir.

Kaunos ile Byblis

Kaunos antik kentinin kuruluşuna ilişkin olarak anlatılan söylence iki farklı şekilde aktarılmaktadır. Antik yazar Ovidius’un anlatımına göre; Tanrı Apollon’un oğlu Miletos’un biri kız biri erkek ikiz çocukları olur. Kız olanın adı Byblis, erkek olanınki ise Kaunos’dur. Byblis erkek kardeşine aşık olur. Her ne kadar bu aşkın doğal, normal olmadığını bilse de duygularına gem vuramayarak bir mektupla duygularını Kaunos’a açar. Mektubu okuyan Kaunos öfke ve tiksintiyle kardeşini kınar, bir daha yüz yüze gelmemek için Miletos’u terk eder ve Karia ile Likya sınırında, bugünkü Dalyan kanalı yakınındaki bölgeye gelerek kendi adını verdiği kenti kurar. Byblis ise Kaunos’un yokluğuna dayanamaz ve intihar eder. Su perileri Nympha’lar kıza acır, onu bir pınara çevirirler.

Başka bir anlatımda ise Byblis’e aşık olanın Kaunos olduğu ve bu yüzden Miletos’dan sürüldüğü anlatılır. Byblis de bu yüzden çıldırmış ve kendini asmıştır (Erhat, 1999).

Dalaman Tren İstasyonu ve Afrikalı Türkler

Üçüncü Selim, 18. yüzyılın sonlarında annesi Mihrişah Kadın’a Dalaman’da çok büyük bir çiftlik hediye etmişti. Çiftlik bugünkü Tepearası, Eskiköy, Dalyan, Ortaca, Akıncı, Güzelyurt ve Dalaman’ın tamamını kapsayan uçsuz bucaksız bir arazi idi. Mısır’ın idaresinin Osmanlı İmparatorluğu ile yaptığı antlaşma sayesinde babadan oğula geçmesini sağlayan Kavalalı Mehmet Ali Paşa, zamanla bu çiftliğe sahip oldu ve çiftlik, Mehmet Ali Paşa’nın ölümünden sonra ailenin mülkü olarak kaldı. En nihayet 1874’te, Mısır’a hıdiv (vali) olan İkinci Abbas Hilmi Paşa’nın mülkiyetine geçti.

Abbas Hilmi Paşa, 1905’te ‘Nimetullah’ isimli yatıyla Dalaman’a 12 kilometre mesafedeki Sarsala Koyu’na gitti. Bugün Muğla’nın ilçesi olan Dalaman, o günlerde henüz yoktu, sadece deniz kenarında sazlardan yapılmış 30 evlik Söğüt isimli bir köy vardı ve Dalaman verimli bir ovadan ibaretti. Av hayvanlarının cirit attığı uçsuz bucaksız ovayı gören av meraklısı Hıdiv, bölgeyi çok beğendi.

Hıdiv, Sarsala Koyu’na iskele ile depo inşa ettirdi ve koydan çiftliğe uzanan bir de yol yaptırttı. Yolun her iki tarafına Mısır’dan getirttiği okaliptüs ağaçlarını diktirirken çevredeki bataklıkları da kurutturdu.

Abbas Hilmi Paşa, ikinci aşama olarak çiftliğinin bulunduğu Dalaman’a bir av köşkü ve aynı anda İskenderiye’ye de bir tren istasyonu inşa ettirmeyi planladı. Binaların yapımını Fransız mimarlara havale etmişti. Fransa’dan yola çıkan ve av köşkünün malzemeleri ile binanın projesini taşıyan gemi Dalaman’a, tren istasyonunun malzemeleri ile projesini taşıyan diğer gemi ise Mısır’a gidecekti. Ancak, yolda bir karışıklık oldu ve Mısır’a gitmesi gereken gemi, yükünü Sarsala Koyu’ndaki iskeleye boşalttı.

Hıdiv’in Dalaman’daki işçileri, karışıklığın farkında olmadan malzemeleri develere ve katırlara yükleyerek, Abbas Hilmi’nin köşkünün bulunduğu yere götürdüler. Gemiyle gelen ustalar ve Hıdiv’in adamları da, efendilerine sürpriz yapmak için hemen binanın yapımına giriştiler. Fakat son derece garip bir karışıklık yaşanmış, Dalaman’da planlanan av köşkü değil, istasyon binası inşa edilmiş, Mısır’a giden diğer gemideki malzeme ile de mükemmel bir av köşkü yapılmıştı.

Eksikler de kısa sürede tamamlandı ve Dalaman’daki binanın etrafına Mısır’dan getirilen palmiyelerle hurma ağaçları dikildi. Tren yolunun bulunmadığı Dalaman’a istasyon binası yapılması Hıdiv’i hayli şaşırttı ama binayı yıktırmadı ve istasyonun yanına bir de cami inşa ettirdi.

1928’e kadar Hıdiv Abbas Hilmi Paşa’nın mülkiyetinde kalan çiftliğe, Türk Sanayi Bankası’ndan alınan bir kredi ödenemeyince, devlet tarafından el kondu. Çiftlik, 1938’de Devlet Ziraî İşletmeleri Kurumu’na devredilirken, istasyon binası da 1930’dan 1958’e kadar Jandarma Karakolu olarak kullanıldı. Dalaman-Köyceğiz yolu üzerinde, Dalaman Çayı’na 10 kilometre uzaklıkta bulunan Devlet Üretme Çiftliği trenle tanışamadı ama bölgedeki tarımın gelişmesinde büyük katkısı oldu (dalaman.gov.tr).

1905 yılında Hıdiv Abbas Hilmi Paşa, çiftliğinde çalıştırmak üzere Mısırlı ve Sudanlı siyah aileler getirmişti.  Paşa çiftliğini kaybedince Mısır’dan getirttiği Sudanlı ailelerin bazıları geri dönmüş, bazıları da Dalaman’da kalmıştır. Çiftliğin satışı sırasında Dalaman’da kalan Afrika kökenli ailelere devlet tarafından Ortaca çevresinde bedelsiz toprak verilmiştir. O dönem Türkçe konuşamayan ailelerin çocuklarından bazıları Dalaman’da anne babalarının çalıştığı, bugün Dalaman Tarım İşletmeleri adıyla anılan çiftlikte ücretli olarak çalışmakta, bazıları da Ortaca’da, küçük de olsa kendi tarım arazisini işlemektedir.

Yöresel Lezzetler

Zengin bir bitki örtüsüne sahip olan Muğla ili, bu çeşitliliği beslenme kültürüne de yansıtmayı başarmıştır. The ECO Trails rotalarının bulunduğu Köyceğiz-Ortaca-Dalaman bölgesi mutfağı, doğada yetişen her tür sebzeyi kullanmasından ötürü geniş bir yelpazeye sahiptir.

Ege mutfağı ile benzerlikler sergileyen yöre mutfağında genellikle zeytinyağlılar ağırlıkta olmakla birlikte, zengin et yemeklerine de rastlamak mümkündür. Sebze ve yabani bitkiler yöre beslenmesinde önemli bir yer tutar. Sebze kurutma, pekmez, nar ekşisi, reçel, tarhana, keşkek yapımına dayalı ev içi beslenme geleneği hala devam etmektedir.

Çorbalar: Çopur, İngil çorbası, Ölemeç çorbası, Tarhana.

Sebze Yemekleri: Ot ekşilemesi, Sığla yoğurtlaması, Sündürme, Kabak çiçeği dolması, Teltorlu börülce, Borana (Borani), Turp otu haşlaması, Geren kavurması, Tilkişen kavurması, Acı ot kavurması.

Mantar yemekleri: Çıntar kızartması, Kuzugöbeği kavurması.

Et-tavuk-balık yemekleri: Arabaşı, Döş (kaburga) dolması, Ekşili tavuk, Topan, Keşkek, Mavi yengeç, Dülger balığı.

Hamur işleri ve tatlılar: Bazlama, Gözleme, Gıvam (susam helvası), Döndürme, Helvacı kabağı muhallebisi.